Kentsel Şoklar Karşısında Sosyal Dirençlilik: Geçici Yerleşimlerde Mekânsal Sıkışmışlık ve Normatif Çözülme


Creative Commons License

Gün Çıngı T., Sütlüoğlu T.

11. Kent Araştırmaları Kongresi, Ankara, Türkiye, 12 - 14 Ekim 2026, ss.344-346, (Özet Bildiri)

  • Yayın Türü: Bildiri / Özet Bildiri
  • Basıldığı Şehir: Ankara
  • Basıldığı Ülke: Türkiye
  • Sayfa Sayıları: ss.344-346
  • Açık Arşiv Koleksiyonu: AVESİS Açık Erişim Koleksiyonu
  • Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Adresli: Evet

Özet

        Kentsel dirençlilik kavramı, fiziksel altyapı sağlamlığından kentsel sistemlerin şokları özümseme ve yeniden yapılanma kapasitesini içeren çok boyutlu bir perspektife evrilmiştir. Bu çok katmanlı yapı, günümüzde küresel iklim krizi politikaları ile kitlesel afet yönetim süreçlerinin kesişim noktasında hayati bir önem kazanmaktadır. Taraflar Konferansı (Conference of the Parties-COP) süreçlerinin de vurguladığı üzere iklim krizi, yalnızca çevresel bir bozulma değil, kentleşme dinamikleri, toplumsal eşitsizlikler ve yönetişim mekanizmalarıyla iç içe geçmiş bir kriz alanıdır. Sismik afetler gibi, iklim değişikliğinin tetiklediği aşırı hava olayları ve çevresel bozulmalar da toplulukları yerinden ederek “geçici yerleşiklik” pratiklerini kentsel politikanın merkezine taşımaktadır. Dolayısıyla “dirençli kent”, sismik veya iklimsel felaketler fark etmeksizin, fiziksel dokusu ve yapılı çevresi tahribata uğrasa dahi toplumun bir arada kalabilme, normlarını ve sosyal sermayesini sürdürebilme kapasitesine sahip olan kenttir.

        Afetlerin tetiklediği zorunlu göçler ve kısıtlı kaynaklar, dirençlilik mekanizmaları doğru kurgulanmadığı takdirde toplumsal normları sarsarak anomik bir ortam yaratma potansiyeline sahiptir. Bu durum, konteyner kent tecrübesini, iklim değişikliği nedeniyle yaşanması öngörülen kitlesel yerinden edilme ve sosyal uyum krizleri için kritik bir sosyolojik model haline getirmektedir. Bu bağlamda, geçici yerleşimlerdeki mekânsal sıkışmışlık ve normatif çözülmelerin analizi, iklim kriziyle sıklığı artan afetler karşısında sosyal dirençliliğin geliştirilmesine önemli bir katkı sunmaktadır. Söz konusu yaklaşım, yalnızca deprem sonrasında değil, sel ve orman yangını gibi iklim kaynaklı krizlerin ardından oluşturulan tüm geçici yaşam alanlarının sosyal sürdürülebilirliğine ilişkin tartışmaları da güçlendirmektedir. Geçici yerleşim alanları, sadece barınma ihtiyacını karşılayan fiziksel mekânlar değil, toplumsal yeniden inşanın veya çözülmenin başladığı, iklim krizine karşı toplumsal uyumun da test edildiği kritik alanlardır. Sosyal dirençlilik, krizlere karşı bir dayanma kapasitesi sunsa da bu kapasitenin sürdürülebilirliği mekânsal adaletin sağlanmasına bağlıdır.

        Bu çalışma, 6 Şubat depremleri sonrası Adıyaman’da geçici yerleşim yerleri olarak kurulan konteyner kentleri, sosyal dirençliliğin mekânsal kısıtlar altındaki dinamiklerini analiz etmek için bir vaka olarak ele almaktadır. Nitel bir yöntem ve fenomenolojik desenle kurgulanan çalışmada, Adıyaman merkezinde yer alan iki farklı geçici yerleşim yeri incelenmiştir. Mart-Eylül 2025 tarihleri arasında yü- rütülen saha sürecinde, yaşları 19-79 arasında değişen 44 katılımcıyla derinlemesine mülakatlar ve katılımlı gözlemler gerçekleştirilmiş ve elde edilen veriler MAXQDA programı aracılığıyla analiz edilmiştir. Saha bulguları, geçici yerleşimlerdeki “mekânsal sıkışmışlığın” ve anonim yapının toplumsal doku üzerinde ciddi bir baskı ve gerilim kaynağı olduğunu göstermektedir. Nüfusu Adıyaman’ın bazı ilçelerini aşan bu yerleşimlerin dar bir alana hapsedilmesi, sıkışmışlık hissini kronikleştirmiştir. Geleneksel mahalle kültüründeki güvenli tanıdıklık ve enformel sosyal denetim mekanizmaları, geçici yerleşim yerlerinin kontrolsüz heterojen yapısı içerisinde işlevsizleşmiştir. Katılımcıların farklı kesimlerin bir araya gelmesine atıfla “77 milletten insan var” sözleriyle betimlediği bu tablo, iklim göçleriyle karşılaşması muhtemel kentlerdeki sosyal entegrasyon risklerine dair öncü veriler sunmaktadır. Mekânsal tanınmazlığın toplumsal sorumluluğu aşındırdığı bu anonimlik ve geçicilik hissi, bireyleri yerleşik normlardan uzaklaştırarak anomi zeminini tetiklemekte, fiziksel düzenin dayattığı karşılıklı gözetim hali ise mahremiyeti zedeleyerek toplumsal uyum kapasitesini zayıflatmaktadır. Bu durum, bireysel huzur- suzluğun ötesinde, denetimsizliğin tetiklediği yanlış sosyalleşmeye, suç ve aile içi şiddet gibi sapma eylemlerine uygun bir zemin hazırlamaktadır.

        İklim değişikliğine karşı toplumsal dirençliliğin de önemli bir bileşeni olan sosyal sermaye, bu mekânsal kısıtlar ve “ikincil yerinden edilme” nedeniyle sürekli kesintiye uğramaktadır. Geçici yerleşim yerlerinde kurulan yeni mikro bağlar, sakinlerin başka alanlara nakledilmesiyle her seferinde kopmakta ve ilişkileri en baştan inşa etme zorunluluğu bireylerde derin bir yılgınlık yaratmaktadır. Bu yılgınlık hali, zamanla sosyal bir geri çekilmeyi tetikleyerek toplumun genel uyum kapasitesini köreltmektedir. Sosyal bağların sürekli parçalanması, katılımcıların TOKİ konutları gibi kalıcı yerleşim alanlarını dahi birer yabancılık ve belirsizlik alanı olarak görmesine yol açmaktadır. Bu geçici yerleşim yerlerinde deneyimlenen aşırı heterojen yapının yarattığı güvenlik kaygıları, bireyleri bildikleri mahalle dokusuna yöneltmektedir. Bu nedenle pek çok kişi, tanıdık ve öngörülebilir bir sosyal çevrede kalabilmek adına eski mahallelerinde kiracı kalmayı tercih etmektedir.

        Bu çalışmada, iklim değişikliği ve afetlerin yarattığı kentsel şoklara karşı, kentsel dirençliliğin yalnızca fiziksel yapıların mukavemetiyle sınırlı olmadığı, toplumsal dokunun ve sosyal sermayenin korunmasının sürdürülebilirlikte kritik bir rol oynadığı ortaya konulmaktadır. Adıyaman örneği, iklim kriziyle artması beklenen zorunlu göç süreçleri için kritik dersler sunarken gözlemlenen anomi ve mekânsal sıkışmışlığın kentsel dirençliliği sekteye uğrattığını göstermektedir. Bu nedenle, dirençli kent politikaları fiziksel inşayı aşan bir yaklaşımla; iklim uyum stratejilerine sosyal altyapıyı ve mekânsal adaleti dâhil etmeli, sosyal bağları parçalayan geçici yerleşim modellerinden kaçınmalıdır. İklim kaynaklı afetler ve göçler sonrasında kurgulanacak geçici yerleşimlerin yönetiminde; mekânsal sıkışmışlığı azaltacak adil planlama, sosyal sermayenin korunması ve mahalle dokusunun idamesi stratejik bir zorunluluktur. Sonuç olarak bu çalışma, sosyal dirençlilik mekanizmaları kurgulanmadan inşa edilen fiziksel mekânların, iklim krizinin toplumsal maliyetini artırarak sürdürülebilir bir kentsel geleceği engellediğini ortaya koymaktadır.

Anahtar Kelimeler: Sosyal Dirençlilik, Sosyal Sermaye, Mekânsal Adalet, İklim Değişikliğine Uyum, Geçici Yerleşim Yerleri